KENDİ YAZILARIM.

Üreticinin Yükselen Sesi
AKP'nin tarım politikalarına karşı üreticinin sesi tüm yurtta, özellikle Ege'de giderek daha fazla yükseliyor. Yıllardır IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve AB güdümlü politikalar, tarımı eritiyor, yok olma noktasına sürüklüyor. Oysa bu politikalara karşı yapılması gerekenler önümüzde duruyor. Bu da çiftçilerin, köylülerin ve tarım örgütlerinin katılımıyla, bağımsız, demokratik sosyal programın oluşturulması, üreticinin desteklenmesiyle olur.
Üretici kesim, tarımın gelişmiş ülkelerin düzeyine çıkmasını istiyor. Ürünlerinin, insanca yaşamlarını sürdürmelerine yetecek fiyatla satılmasını bekliyor. Çiftçiler ve köylüler, kendi yönetimlerini demokratik olarak belirleyebilecekleri, kooperatifleşme gibi çalışmalarının önünün açılmasını, bu doğrultuda Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri Yasası'nın yeniden düzenlenmesini talep ediyor. İmzalanan uluslararası sözleşmelere ve Anayasa’ya dayanarak kurulmuş üretici sendikaları için iç hukuk düzenlemelerin yapılmasını bekliyorlar.
Her şeyi üreten çiftçiler, sıra tohuma gelince “üretemezsin, üretirsen satamazsın” diyen Tohumculuk Yasası'nın geri çekilmesini istiyor. Küresel ısınmayla birlikte tehlike çanlarının çaldığı bugünlerde, Ege'de sondajların derinliği 100 metreden 150 metrelere dek inmiş durumda. Kanayan yara haline gelen bu sorunun giderilmesi için iktidarın bir an önce önlem almasını istiyorlar.
Çiftçilerin ekonomik, demokratik, sosyal ve siyasal haklarını korumakla yetkili ve yükümlü gören Çiftçi Sendikaları Konfederasyonlaşma Platformu, tarımda süregelen politikaları doğru bulmadıklarını şu sözlerle duyuruyor: Tarımın “İflasımıza neden olan IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve Avrupa Birliği Ortak Tarım Politikası güdümlü tarım politikalarının uygulanmasını artık istemiyoruz. Bu politikaların savunucularına destek vermeyeceğiz. 'Bu politikaları uygulamayacağız' diyerek oylarımızı aldıktan sonra IMF’nin, DB’nın ve AB OTP’nin dediklerini yapanları hemen teşhir edeceğimizi ve desteğimizi çekerek meşruiyetlerini tartışma konusu yapacağımızı şimdiden kamuoyu ile paylaşıyoruz. “Karakolda doğru söyleyen, mahkemede şaşan” siyasetçileri ve partileri artık istemiyoruz!”
İsmail Çetinkaya
![]()
Sosyal demokrasi
Sermaye sınıfı, sömürgeci karakterinden yararlanarak; başka ülkelerden getirdiği artı değerlerin küçük bir kısmını, kendi ülkesinin işçilerine vererek, onların ağızlarına bir parmak bal çalmıştır. Bunun sonucu olarak da işçileri kendi değerlerinden, zaman içerisinde uzaklaştırmıştır.
12 Eylül 1980’de yapılan askeri darbe, ülkenin demokrasisine büyük zarar vermiştir. Sol partilerin, sendikaların, derneklerin, sivil toplum örgütlerinin kollarını yok etmiştir.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen sosyal demokrasi, çalışanların mücadelesi doğrultusunda varlığını devam ettirme mücadelesini sürdürmüştür.
Sosyal demokrasiden yana olan üreticiler, işçiler, emekliler, dar gelirli vatandaşlar, kendi partilerini tek başına iktidara getirememenin sıkıntısını yaşamaktadırlar…
Şimdi yapılması gerekenler üzerine şunlar söylenebilir:
Beklentilerin hayata geçirilebilmesi için, topluma güven veren bir siyasi yapı zorunludur.
Bin bir parçayı bölünmüş siyasi partilerle bir yere varılamayacağı artık anlaşılmıştır…
Güçlenmek için bir araya gelmek zorunluluk haline gelmiştir…
Bir örgüt içinde özgürce tartışarak, ortak noktalarda anlaşıp ayrılıkları bir kenara koyarak birlikte olmak zor değildir.
Yeter ki fedakarlık yapmayı bilelim…
Gelecek adına hareket edelim.
Günümüzde, işgücü denince sadece yoğun kol emeği anlaşılmıyor. Yani artık üretici olarak mavi önlükler yetmiyor, beyaz yakalı denilen beyin gücünü de işçi sınıfına dahil ederek, tüm çalışanları sosyal demokrasinin unsuru olarak görmek zorundayız…
Bugüne kadar ülkemizde "küçük olsun, benim olsun" anlayışı solu paramparça etmiştir…
Artık "benim olsun" yerine "bizim olsun" diyerek, birlik için adım atılmalıdır…
Bu adımda; iktidara giden yolun yapımı için, toplumda tüm çalışanların hak ve hukukunu gözeten sendikalar, sivil toplum örgütleri, dernekler, demokratik kitle örgütleriyle birlikte hareket edilmelidir…
Aydınlık bir ülke geleceği için bu birliktelik geç olmadan sağlanmalıdır...
İsmail Çetinkaya
Üreticinin bitmeyen çilesi.
Manisa’nın Sarıgöl ilçesinde oturan yakın bir arkadaşımın oğlunun düğün törenine katılmak için İzmir’den çıktım yola. Alaşehir’e doğru sağlı sollu üzüm bağları gözüme takılıyor… Üç ay önce yemyeşil olan bu bağlar, ocakla birlikte sarı, kahve ve kızıla bürünmüş…
Törende çok sayıda üreticiyle dertleşme olanağı buldum.
Ayaküstü sohbet ediyoruz…
Soruyorum, “ durumunuz nedir” diye?
Başlıyorlar anlatmaya:
“Hayvancılık yapıyoruz, emeğimizin karşılığını alamıyoruz. Arazilerimizde ancak kendimizi idare edecek kadar mahsul oluyor. Sebze üretemiyoruz, çünkü suyumuz yok. İçme suyunu bile zor buluyoruz. Cebimizde bir bardak çay içecek kadar bile paramız yok, yoksullaştık. Traktörlerimizin depolarına mazot alamadık depolar kurudu. Tütüne kota geldi. Üzümün fiyatı bu yıl 250 YKR ye kadar indi. Perişan olduk.”
Arazilerinde ne yetiştirdiklerini soruyorum.
Zeytin, erik, kayısı, elma gibi ağaçlar yetiştirdiklerini söylüyorlar.
İzmir’in Kiraz ilçesinden bazı tanıdıklar da gelmiş törene.
Sıkıntıları aynı…
Onlar anlatırken, 1970’li yılları anımsadım…
O yıllarda arazilerin çoğu elma, kiraz, erik, armut, zeytinle doluydu, hayvancılık vardı. Köylüler geçimini bunlardan sağladı. 1985 -1995 yılları arasında tütünün tavan yapmasıyla birlikte arazilerdeki, yetişmiş meyve ağaçları, sahipleri tarafından tek tek yok edildi, “ tütün yetiştirelim” diye.
Ancak tütüne gelen kota, işleri değiştirdi.
Daha sonra üzümün düşük fiyattan satılması köylüyü, perişan etti.
Köylüyü, dar gelirliyi, bu duruma getirenler kim?
Seçim zamanı iktidara gelmek için meydanlarda “benim köylüm, çiftçim, dar gelirlim, sizin sorunlarınızı biliyoruz, en kısa zaman da sorunlarınızı çözeceğiz” diye nutuk atanlar.
Bizleri yönetmeye talip olan, iktidara geldiklerinde verdikleri sözleri unutan, Ankara’ da koltuk dolduran yöneticiler.
Bu yıl mayısta, Cumhurbaşkanlığı, kasımda genel seçimler var. Şimdi yine üreticinin, esnafın, dar gelirlinin karşısına oy istemek için çıkacaklar.
Şimdi köylüsü, genci, esnafı, işçisi, memuru ve dar gelirlinin hesap sorma zamanı.
Beş yıl boyunca çektikleri sıkıntının hesabını sandıkta arama zamanı…
İsmail Çetinkaya
Küresel Isınma.
Küresel ısınma dünyayı tehdit ediyor. En çok ta Türkiye etkileniyor… Nedenleri üzerine şunlar söylenebilir. Son yıllarda fosil yakıtların yakılması, ormanların yok edilmesi, hızlı nüfus artışı, toplumların günlük yaşamındaki gereksiz tüketimin artması ve böylece karbondioksit, metan ve diazot monoksit gazların atmosferdeki yığılmasında meydana gelen artış.
Peki bugünlere nasıl gelindi?
Göz göre göre, yıllarca doğa katledildi. Ağaçlar kesildi, ormanlar yakıldı. yerleri çıkar guruplarına peşkeş çekildi yada görmezlikten gelindi. Kat kat villalar, daireler dikildi, fabrikalar yapıldı ama arıtması yapılmadı. Gök ova’da, Yatağan’da, Muğla’da, Tunç Bilek’te, Soma’da termik santraller kuruldu. “Çevrenin dengesini bozuyor, doğayı tehdit ediyor” diye halk, çevreci guruplar, çevre gönüllüleri eylemler yaptı kimse dinlemedi.
Bugünlerde yine aynı vurdum duymazlıklarla termik santraller kurulmaya çalışılıyor; Aliağa’da, Sinop İnce Burun yarımadasında. Hatta tüm tehlikelerine karşın Nükleer Santral hazırlıkları bile gündemde tutuluyor…İnsan sağlığını, çevreyi, doğal dengeyi düşünen yok…
“Nereye kadar?
Sıcakların artmasıyla birlikte gelen kuraklık Ege üreticisini düşündürüyor. Yeraltı suları giderek çekiliyor, sulama sondajlarının derinliği 200 metreyi bulmuş; arazilerine ektikleri mahsullerden yeterli verimi alamıyorlar. Topraklar kurumuş, paramparça olmuş susuzluktan.
Göllerde, nehirlerde, sulama barajlarında su kalmadı. Alaşehir, Sarıgöl’ ün üzüm bağlarının, pamuk tarlalarının sulandığı Avşar barajı kurumaya yüz tutmuş. çok az su kalmış. Kapaklar kapatılmış.
Delemenler Muhtarına soruyorum “üzüm üreticilerinin durumu ne olacak?” diye. “İşimiz Allaha kaldı” diyor. “Yağmur yağarsa, baraja su gelirse üreticilerin yüzü güler, yağmazsa önümüzdeki sene hepimizin durumu perişan” diyor…
“Bugünlere gelinmesindeki sebep bireylerin duyarsızlığı kadar, geçmişten bugüne iktidar koltuğunda oturanlardır. Çünkü bilim adamlarınca sürekli uyarılar yapıldı, yaklaşan tehlikeye işaret edildi ama yetkililerce yeterli önlem alınmadı.
Tabi sadece perişan olan üreticiler değil. Birde doğada yaşayan kuşlar, böcekler, kurtlar, yılanlar, av hayvanları ve diğer canlılar var. Hepsi teker teker yok olmuşlar, susuzluktan, kirlilikten. Doğanın dengesi bozuldu.
Geçen akşam fotoğraf albümümü karıştırırken 1973 yılında çekilen fotoğrafıma baktım. O yılları hatırladım. İnsanlar biri birini sayar severdi. Tüm canlıları gözetirlerdi, adeta doğaya aşıktılar. Meşe ağaçlarına, kavaklara, çamlara , köknarlara, meyve ağaçlarına gözleri gibi bakarlardı. Kışları ısınmak için, ihtiyaçları kadar tüketirlerdi, çıkarcı değillerdi. O yıllar başkaydı. Köy çeşmelerinin suları taş oluktan akardı. Pınarlar, kuyular vardı. Geçmiş yıların güzelliği başkaydı. Doğası, yeşilliği, ağaçları, yerdeki çimlerin, kekiklerin, çam ağaçların kokusu, havası, derelerin şırıltısı, birbirinden farklı kuş sesleri, bir başka tat veriyordu yaşama. Ama şimdi bunlardan hiç biri kalmadı. Ne oldu bu doğaya böyle ? 2070 de küresel ısınmadan Türkiye nasıl korunacak? Düşünmek bile istemiyorum…
KÖYLÜNÜN SORUNU
Ülkenin bugün içinde bulunduğu siyasal ve ekonomik durumu anlamak için kırsala çıkmak yeterli. Hükümetin uygulamalarını Kiraz ilçesinden Manisa’nın Alaşehir ilçesine giderken uğradığım 3 farklı köy kahvesinde, yurttaşlarla değerlendiriyorum. Oturup yorgunluk çayımı içerken bir gence soruyorum:
Yaşınız kaç?
Yanıt:
Otuz!..
“Kahvenin en yaşlısı kim?” diye soruyorum.
Yaşı yetmişi bulan Hüseyin Amca “benim” diyerek yanıtlıyor.
Hüseyin Amca’ya bundan yaklaşık 6 yıl önce köy kahvelerinde bu kadar insan olmadığını, niçin şimdi bu kadar kalabalık olduğunu soruyorum. “Köylü kardeşlerimizin hali vakti yerinde galiba” demeye kalmadan, içi kabarmış Hüseyin Amca karşı çıkıyor:
“Sen ne diyorsun? Bak şöyle bir etrafına. Buradaki kişilerin yaş ortalaması 25-35 arası. Taşı sıksalar suyunu çıkarırlar ama yapacak iş yok. Köylerimizde eskiden tütün olurdu, şimdi kota geldi. Hayvancılık yapıyoruz, emeğimizin karşılığını alamıyoruz. Arazilerimizde ancak kendimizi idare edecek kadar mahsul oluyor. Sebze üretemiyoruz, çünkü suyumuz yok. İçme suyunu bile zor buluyoruz. Şimdi ben Başbakana soruyorum; ‘Bizler köyümüzde nasıl geçimimizi sağlayacağız? Bizim cebimizde bir bardak çay içecek kadar bile paramız yok, yoksullaştık. Traktörlerimizin depolarına mazot alamadık depolar kurudu.”.
Kahvedeki yurttaşlara “hoşçakalın” diyerek yoluma devam ediyorum. Alaşehir’in Gireli köyündeyim. Manzara aynı, değişmiyor. Bu kez “tütün ektiniz mi?” soruma karşılık Mehmet Amca’nın anlattıklarını dinliyorum:
“Hükümetin kişi başına uyguladığı kota 250-600 kilogram. Araziyi üç kez sürüyoruz, gübre atıyoruz. Tütün ekerken ayrı işçilik parası veriyoruz. Satarken de karşılığını alamıyoruz. Ama ne yapalım mecburuz bunu yapmaya. Yoksa aç kalacağız. Başka da bir gelirimiz yok.”
İşte köylü, üretici dostlarımızın dramatik öyküsü bu. Sağır sultanların bile duyduğu bu sıkıntıları, Ankara’da koltuk dolduranların dikkate almaması, hatta zaman “gözünüzü toprak doyursun” söylemlerini kullanmaları ne acı değil mi?
İsmail Çetinkaya
TOHUMCULUK KANUNU
Ülkemizin tarım politikası, dışa bağımlılık konusunda hız kesmiyor. 7 Kasım 2006′da yürürlüğe giren “Tohumculuk Kanunu”, ülkemizin biyolojik çeşitliliğinin güvenliğini, uluslararası tekellerinin boyunduruğuna sokan bir yasadır. Ülkemiz için bir tehlikedir; bu yasayla tarım üreticileri, çokuluslu şirketlerin sömürü çarkına teslim edilmiştir!… Ülkemizde tarım,çiftçisinin ürettiği Hayvancılık, buğday, mısır, fasulye, domates, biber, vb.. gıdaların geleceğini riske atılırken, ABD ülkelerinde yasaklanan, genetiği değişmiş organik (GDO) oldukları bilinen her türlü tarım ve gıda ürünü yurdumuzda cirit atmaktadır. Geçtiğimiz aylarda Toprak Mahsulleri Ofisi tarafından Arjantin’den ithal edilen, yem ve hayvancılık sektöründeki şirketlere satılan GDO’lu mısırlar bunun en güncel örneğidir…Gıdaların hijyen kurallarının ihmal edildiği bir dönemde yaşıyoruz. Oysa ki; sağlıklı gıda, insanların temel hakkıdır…İnsanların yemek kültürüne ve gıda egemenliğine saldırı olan GDO ürünlerine yetkililerimizin dur demesi gerekirken, tam tersine yasalar çıkarılıyor… Bu tür politikalar, ülke tarımını geriletir. Üreticiler üretmede dışarıya bağımlı hale itilirse, kırsal nüfus topraklarından uzaklaşır. Bu yasalar tohumculuğu destekleyen yasalar olmalıdır… Bu Tohumculuk Kanunu’nu Ege bölgesindeki yaşları 70’lere merdiven dayanmış üreticilere sordum. “Kanundan haberiniz var mı?” diye … Hiç birinin haberi yok. “O da neymiş” diye bana soruyorlar. Anlatmaya başladım. Akranlarından İdris Amca konuya giriyor. “Eskiden biz böyle şey bilmezdik. Benim hayatım boyunca yok organik , yok suni gübre bilinmezdi. Tohumunu kendimizin ürettiğimiz, yetiştirdiğimiz mahsullerden eker, dikerdik. Ne iyi oluyordu; kendin üret, kendin yetiştir. Hastalık neymiş onu bile bilmezdik. Ama şimdi bu organik tohumlar, suni gübreler, tarım ilaçları belirdikten sonra hastalıkların da önüne geçilemez oldu” diyor. Yanında oturan arkadaşları da doğruluyor. “Bizim dönemimizde böyle şeyler yoktu” diyorlar. Anlatılanlar beni hemen çocukluk yıllarıma götürüyor. Babamın dedesi, tümüyle doğal yiyecekleri kullanırdı .Öldüğünde 105 yaşındaydı. Böyle tanıdığım çok kişiler var. Ancak artık tarım ilaçlarının fazla kullanılması, kullanılan gübreler, ürünün gelişmesi için verilen ilaçlar vb. doğa dengesinin giderek bozulmasıyla birlikte , toprağın da madensel özelliklerini yitirmesine ve biyolojik çeşitliliğin yok olmasına yol açıyor. Buda hastalıkların arttığı, insanların sağlığının giderek bozulduğu, hekimlere, ilaçlara bağlı olarak yaşamaya mahkum kılıyor…
Fırtına Erken Başladı...
Yeni yılla birlikte başlayan zamlar, vatandaşın belini şimdiden bükmeye başladı. Borsa başta olmak üzere para piyasalarında yaşanan dalgalanmalar ile sırada bekleyen seri zamlar ve AKP hükümetinin “Sosyal Güvenlik Reformu” adı altında düzenlediği yasa tasarı vatandaşı olumsuz etkiliyor. Elektrikle başlayan ve ardından doğalgaz, ulaşım, ekmek, motorinle süren zam fırtınası, soğuk havaların etkisini de artırdı.
IMF’nin dayattığı ekonomik politikalar, elbette en çok dar gelirliyi etkiliyor.
Başbakan bazı konuşmalarında “İMF bizim işimize karışamaz” dese de, değişen bir şey yok.
AKP iktidarı, “kaşıkla verdiğini, kepçeyle alıyor”. Sıradan vatandaşın alışveriş yaptığı pazarlar el yakıyor. Üreticiler ürettikleri mallarını istediği fiyattan satamamaktan, tüketiciler ise fiyatların çok yüksek olduğundan yakınıyor.
Bu yılın ilk altı ayı için yapılan 16 YTL'lik zamla asgari ücret net 435 YTL oldu. Metal sektörüyle ilgili bir fabrikada çalışan İ Kavruk ve tekstilde çalışan Ü Demir adlı vatandaşlarla, geçen günlerde sohbet etmiştik.
İkisi de asgari ücretle çalışıyorlarmış.
“Yeni zammı nasıl buldunuz?” soruma, ateş püskürerek yanıt verdiler. Adeta patlamaya hazır bomba gibilerdi. Anlatmaya başladılar...
Ev kiraları birinin 275 YTL, diğerinin ise 300 YTL'ymiş. Elektrik faturaları 45-50, su ise 20-30 YTL arasında geliyormuş. Birinin iki çocuğu, diğerinin bir çocuğu okula gidiyormuş. Dört kişilik bir aile günde beş ekmek yiyen, bu da ayda 60 YTL yapıyor. Sadece bu dört kalem gider, 440 YTL ediyor. Bunun içinde okul, ulaşım, telefon, gıda, giyim, sağlık ve diğer giderler yok. “Şimdi bizler çalışanlar olarak yetkililere soruyoruz, nasıl geçimimizi sağlayabileceğiz? Bizim başka yan gelirlerimiz yok. Çocuklarımızın isteklerini yerine getiremiyoruz. Okula giderken ceplerine harçlık koyamıyoruz. Yeterli beslenmelerini bile sağlayamıyoruz. Yaşamımızı nasıl sürdüreceğiz?” diyorlar.
Her geçen gün artan, çığ gibi büyüyen işsizlik ordusu var. “ Bu nedenden dolayı, Fabrikaların kapılarını aşındıran, ama umduklarını bulamayan lise ve üniversite mezunu gençler, babalarının verebildiği üç kuruş harçlıkla geçinmeye çalışıyor.
Acaba bugünün iktidarı artarak çoğalan çığlıklara çözüm bulacak mı? Yoksa, “Ekonomimiz iyiye gidiyor, enflasyon düştü, gelir düzeyi yükseldi, herkes mutlu” safsatasını sürdürmeye devam mı ediyor.
İsmail Çetinkaya
Gerçekler Acı!…
1980’ den sonra insanlarımızın beynine emperyalizmin güçleri tarafından, yayınlar yoluyla, kurumlar yoluyla sistemli bir şekilde çıkarcılık ve şeriat işlendi…
Atatürk ilkelerine bağlı, yarınları düşünen çok az kurum, bilim adamı ve aydınımız kaldı…
Bugünlerde, bu sistematik çalışmaların sonuçları kendini gösteriyor.
Başbakan konuşmalarında yargıya, üniversitelere ve bazı kurumlara kin kusuyor, hırçınlaşıyor…
Hiç kimsenin “ beni sokmayan yılan bin yaşasın” misali, çıtı çıkmıyor. Ancak unutulmamalıdır ki bir gün o yılan hepimizi sokacak ama önlem almakta da çok geç kalınmış olunacak!,,.
Sivil toplum örgütleri, demokratik kitle örgütleri, bazı siyasi parti liderleri neredeler?..
MHP liderinin seçim meydanlarında söyledikleriyle, meclis çatısı altında söyledikleri farklı. Bahçeli Cumhurbaşkanlığı seçiminde Abdullah Gül’ü Çankaya’ya taşıdı… Şimdi de üniversitelere türbanı taşıma çabası içinde… Bahçeliden farklı bir şey beklenemezdi o da zaten yanıltmadı...
CHP lideri Deniz Baykal ise muhalefeti önceden de çok severdi, bugünlerde iyice pekiştirdi.,,
Zaman zaman arkadaşlarla sohbet ediyoruz; “ Bizim liderimiz iyi konuşuyor ama icraat yok” diyorlar.
Bu partiye oy veren binlerce seçmen, beklentilerini karşılayamadığını , bugünün iktidarına dur diyemediğini söylüyorlar…
Baykal bir an önce partiyi kısır döngülerden kurtararak dört duvarın dışına çıkarmalı, halkla iç içe ve onların yararına yeni politikalar üretip yerel seçimlerde tek yumruk olarak seçmenin karşısına çıkmalıdır. Parti içi kavgalar bir an önce durmalıdır. Yoksa koltuk uğruna bazı mevkiler kaybedilebilir, karanlığa açılan yollara yenileri eklenebilir…
Geçmişten günümüze bu ülkenin geleceği için, demokrasinin yerleşebilmesi için, tam bağımsızlık için canını verenler sayılmayacak kadar çoktur ve onlara sonsuz saygı duyuyorum. Hala daha aynı anlayışta olan büyüklerimiz de var ama çok az kaldılar…
Gerçekten son 20 kusur yıldır ülkemizde siyasetin çizgisi değişti. Bununla birlikte solcuların da çizgisi değişmeye başladı. Ertuğrul Günay örneğinde olduğu gibi...Tabi bu bazı belediye meclisi ve il genel meçlisi üyeleri için de geçerli... Hal böyle olunca insanın aklına “ Çıkarlar ilkelerin önüne mi geçti?” sorusu takılıp kalıyor..
Söylemleriyle sol görünüp eylemleri ve uygulamalarıyla sağ vuran üstelik de sağda olduğu kadar acımasız vuran solcular… Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu… Zaten içime sindiremediğim de bu!. Mevlana’nın dediği gibi “ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol!” Gerçekten ne güzel söz…
Yazım, söylediklerim bazı parti liderlerinin ve siyasetçilerin işine gelmeyecek ama gerçekler acı veriyor insana!…
İsmail Çetinkaya
Tütüncülük Tarih mi Oluyor?
IMF’nin tütüne kota dayatması, bugünlere gelineceğini gösteriyordu…
31 Aralık 2008 tarihli Resmi Gazete’de
“Tütün üretiminden vazgeçip alternatif ürün yetiştiren üreticilerin desteklenmesine dair kararın uygulanmasına yönelik tebliğ” yayınlandı.
Bu tebliğle birlikte Türk tütünü tarihe gömülmeye başlandı.
AKP’nin bilerek uyguladığı yanlış tarım politikaları sonucu tütün üretiminden vazgeçenlerin yüzde 60’i arazilerini, köylerini bırakıp büyük şehirlere göç etti. Bazıları fabrikalarda iş bulabilirim umuduyla İzmir’e geldi, bazıları Sarayköy ve Manisa’da üzüm toplama, çubuk ve çapalama işlerine girişti. Gümüldür’de mandalina toplamaya başladılar…
Bunlardan biri de Murat Çıldır. Kiraz Taşlıyatak köyünden ailesiyle birlikte ayrılarak, üç beş kuruş kazanabilmek, karınlarını doyurabilmek amacıyla Gümüldür’e gelmiş. Ne sağlık güvenceleri var, ne de düzenli bir gelirleri.
Önceleri ektikleri tütünle geçimlerini sağlayabildiklerini, kota dayatmasının ardından perişan olduklarını söylüyor. Çıldır, “Biz de mecburen buralarda ağaçlarının tepelerinde mandalina topluyoruz. Düşersek bir yerimizin kırılacağını, ya da öleceğimizi bile bile”
Köylerindeki arazilerinde neler yetiştirdiklerini öğreniyorum.
Bazıları tarlalarına çeşitli meyve ağaçlarıyla buğday, arpa ekiyorlarmış.
Bazıları ise hayvanların otlatılmasını terk etmişler…
Üreticilerden İbrahim Özdemir; 2010 yılında tütün üretiminin tamamen tarihe karışacağı söylentileriyle ilgili şunları söylüyor:
“Bugünkü iktidar muhalefetteyken tütün kotasını kaldıracağı sözünü vermişti. Ancak seçilince kota kelimesini ağızlarına bile almadılar. Diğer yandan 2B’yi gözle kaş arasında tapu kanununu da eklediler. Bizi perişan eden bugünkü iktidarın boş vaatlerine karnımız tok…”
Başbakanın sıkça örnek verdiği Avrupa Birliği ve Amerika’da durum çok farklı. Üreticiler ekim yapmadan beş yıl önce hangi ürüne ne prim verileceğini bilerek üretim yapıyor. Türkiye’de ise bunların hiç biri yapılmayıp, kota uygulamalarıyla ortadan kaldırılıyor ürünler…
Başta Ege olmak üzere ülkenin kıraç topraklarını tütün sarısıyla donatan üretici kesim, şimdi geleceğini çaresizlik içinde yeşil mandalina tarlalarında, beton yığınlarına
Yorum (4) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı